|
|
|
Akdeniz havzası, eski devirlerden beri siyasî, iktisadî, askerî açılardan ve özellikle İnsanlığın gelişimi için dünyadaki önemli coğrafyalardan birisi olmuştur. Zira bu havza, sahip olmuş olduğu tarım ve su kaynaklarının zenginliği açısından dünyanın en önemli bölgelerinden birisidir. Akdeniz ve havzası, bu yönüyle düşünüldüğünde adeta medeniyetin beşiği olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle dünya üzerindeki hakim güçlerin hemen hepsi, Akdeniz’de hakim olmak adına önemli mücadelelere girişmişlerdir. Akdeniz havzasındaki önemli noktalardan birisi de, Doğu Akdeniz’de stratejik bir konumda bulunan Kıbrıs adasıdır. Kıbrıs, coğrafî ve iktisadî avantajları nedeniyle, Osmanlı fetih sisteminin dikkatini çekmekte gecikmemiştir. Nitekim Kıbrıs’ta üslenen korsanların Osmanlı ticaret gemilerine zarar vermeleri, adanın Anadolu, Suriye ve Mısır sahillerine yakınlığı nedeniyle Venedikli korsanların buradaki faaliyetleri, Osmanlı’nın Akdeniz egemenliğini ve ticaretini tehlikeye düşürüyordu. Sonuç itibariyle 1571 yılında Venediklilerin öncülüğündeki Haçlı kuvvetlerinden Lala Mustafa Paşa öncülüğündeki Türk donanması tarafından alınan Kıbrıs, bu tarihten itibaren Osmanlı devletinin önem verdiği merkezlerden birisi oldu. Türk kontrolünde bulunduğu 1571-1878 tarihleri arasında Kıbrıs, Osmanlı devleti için hem Doğu Akdeniz’deki bir üs, hem de daha önemlisi bir vatan toprağı oldu, vatanlaştırıldı ve Anadolu toprağından hiç de farklı görülmedi. Yapılan göçlerle adeta Anadolulaştırıldı. Bu sayede Kıbrıs adası 307 yıl boyunca kaldığı Türk hakimiyetinde çok müreffeh ve mutlu bir hayat sürdü. Adada Türkler ve gayrimüslimler “Osmanlı” olarak yaşayabildiler ve beraber yaşama sanatının en güzel örneklerinden birisini sergilediler. XIX. yüzyıl İngiltere’nin dünya politikalarının tekrar tekrar değiştiği ve şekillendiği bir yüzyıl oldu. Almanya’nın siyasî birliğini kurması ve İngiltere’yi tehdit eder tarzda bilhassa ekonomik ve askerî politikalar izlemesi, bu ülkeyi umulandan daha büyük bir vehamete soktu. Ancak Akdeniz’e yönelik İngiliz politikalarının şekillenmesinde en belirleyici ülke Çarlık Rusyası oldu. Rusya’nın Osmanlı devletini iki büyük savaşta (1829 ve 1878) mağlup etmesi, kendisine Akdeniz dünyasının anahtarını bağışlayınca, bundan en çok endişelenen taraf, Akdeniz havzasında önemli bir ağırlığı olan ve 1869 sonrası sömürgesi Hindistan’ın en kestirme yolunu Süveyş kanalı vasıtasıyla elinde bulunduran İngiltere oldu. 17 Kasım 1869 tarihinde açılan Süveyş kanalı, Ümit burnunu dolaşmadan Hindistan’a uzanan en kestirme yol anlamına geliyordu ve Akdeniz ile Hint okyanusunu birleştiriyordu. İngiltere özellikle kanalın açılması sonrasında, buranın güvenliğini en üst düzeyde sağlamaya çalıştı. Bu nedenle Rusya’nın Akdeniz’de görünme ihtimali dahi, İngiltere’yi büyük korkulara garketti. Akdeniz’de ve Osmanlı coğrafyasında uygulamış olduğu tarafsızlık ve toprak bütünlüğüne saygılı olma politikasını terk etme kararı alarak, bölgedeki durumun tahkim etmeye çalıştı. Gerçekten de XVIII. yüzyılın sonlarında İngiltere’nin dahi çocuğu ve genç başvekili Pitt tarafından temelleri atılan Akdeniz havzasında bilhassa Osmanlı devletine yönelik uygulanan toprak bütünlüğüne saygılı olma politikası, bu devlete büyük avantajlar sağlamış ve kendisinin Akdeniz’deki üstünlüğünü artırmıştı. Ama bu politika 93 harbi denilen 1977-78 Osmanlı-Rus harbinden itibaren terkediliyordu. Zira Rusya, kendisi gibi sömürgeci bir devlet olarak hareket ettiği için, Rusya’nın Akdeniz’de belirme ihtimalini, İngiltere kendi politikalarına aykırı gördü. İşte Kıbrıs Konvansiyonu bu düşüncenin sonucunda imzalandı. 1878 tarihli bu konvansiyon sonucunda, kiralama görünümü altında Kıbrıs adası işgal edildi ve Osmanlı devletinin elinden çıkmış oldu. Konvansiyona göre Kıbrıs üzerinde Osmanlı sultanlarının hakimiyeti devam edecek ve İngilizler her yıl adanın gerçek sahibine 92.800 liralık bir vergi ödeyerek, adada sadece kiracı pozisyonunda kalacaklardı. Sadece adanın kontrolü İngiltere’de bulunacak, 93 harbi sırasında Rusya’nın Osmanlı’dan savaş sırasında elde ettiği Elviye-i Selâse adı verilen Kars, Ardahan ve Batum üzerindeki Rus hakimiyetinin bittiği zaman bu konvansiyon da sona erecek ve İngilizler adayı Osmanlı devletine iade edeceklerdi. Başka bir bakış açısından Kıbrıs, Rusya’nın güneye inme gayretleri karşısında, ihtiyatî bir tedbir olarak İngiltere’ye geçici olarak verilmişti. Ama İngiltere böyle davranarak, hem Doğu Akdeniz’de önemli bir bölgeyi elde ediyor, bu adayı Rusya’ya karşı bir savunma alanı gibi kullanıyor, Süveyş’in ağzının güvenliğini Kıbrıs gibi bir kalkanla müdafaa ediyor ve belki de en önemli hususlardan birisi olarak Osmanlı devleti üzerinde daha önce hiç olmadığı kadar etkin oluyordu. Bütün bu avantajların İngiltere’ye sağladığı katkılar paha biçilmez bir noktaya ulaşıyordu. Ama İngiltere’nin avantajları bununla da sınırlı kalmadı. Kıbrıs Konvansiyonu’nun altında, İngiltere’nin başka beklentileri de vardı. İngiltere bu antlaşmayı imzalamazdan evvel, Ayastefanos (Yeşilköy) ve Berlin Kongreleri ve Antlaşmaları sürecinde Rusya’ya karşı Ermenilerin hamiliği rolüne de soyunmuştu. Doğu Anadolu’nun doğusunda Erivan merkezli olarak yaşayan Ermenileri koruyarak, onların Rusya’ya ayak bağı olmalarının hesaplarını yapmaya başladı. Bu sayede onlar Rusların Akdeniz dünyasına ulaşması yolunda ayaklarına dolaşacaklar, İngiltere onları bir millet olarak kabul ederek koruyacak, bunun karşılığında Ermeniler de kendilerine ait bir bağımsızlık hesabının içerisine gireceklerdi. Hem İngiltere ve hem de Ermeniler bu pazarlıktan son derece memnun olmuşlardı. Kaldı ki İngiltere’nin bu politikasına diğer büyük devletler de seyirci kalmayacaklar ve pastadaki dilimlerini almak istemekte gecikmeyeceklerdi. Ancak bu mesele, bu oyunda hesapta olmayan ve o an için fazla düşünülmeyen asıl dördüncü bir tarafı etkileyecekti. Bu taraf Osmanlı devletinden başkası değildi. Nitekim bu oyunda o an için rolü olmayan veya kendisine rol biçilmeyen Osmanlı devleti, Berlin Barışının 61. maddesiyle bu oyunun içine dahil edildi. Ve çok kısa bir süre sonra, Avrupalı devletlerin girişimleriyle, Osmanlı devleti Islahat Projesi adı altında, esasında Ermeni meselesi denilen girdabın içerisine çekilmekten kendisini kurtaramadı. Hatta öyle ki, bu Avrupalı devletlerden birisi İngiltere iken, diğeri Rusya idi. Yani İngiltere Rusya’yı da oyunun taraflarından birisi haline getirerek, bu politikaya ses çıkarmamasını sağlıyor, kendi durumunu iyice kuvvetlendiriyordu. Ama bunun asıl zararını Osmanlı devleti gördü. Yüzyılın son çeyreğinde, 1890’dan itibaren Osmanlı devleti irili-ufaklı pekçok isyanla karşı karşıya kaldı. Bunlar İngiltere’nin ve tabii ki büyük devletlerin üstünlüğünü kabul eden Ermenilerin çıkardıkları isyanlardan başka birşey değildi. Böylece İngiltere hem Ermenilerin hamiliğine soyunmuş, hem Rusya’yı durdurmuş ve hem de dolaylı yönden Osmanlı devletini de bir iç sorunla karşı karşıya getirmişti. Bütün bunların İngiltere’nin Akdeniz havzasındaki hakimiyetini güçlendirdiğinde şüphe yoktur. Üstelik bunu, görünürde alakasız bir girişimle yaparak, Osmanlı devletini sanki istemeden daha zayıf bir duruma sokmuş oldu. Bütün bu gelişmeler sonucunda sadece ve sadece İngiltere’nin politikası hayat buldu. Öncelikle Rusya durdurulmuş ve Akdeniz havzasına ulaşamamış oldu. Bu, İngiltere’nin en önemli kazancıydı. İkincisi Ermenilerin bağımsızlık isteklerinin, gerçekleşmesi mümkün olmayan talepler olduğu anlaşıldı. Onların özellikle nüfusla ilgili sorunları vardı. Osmanlı memalikinin hiçbir yerinde çoğunluk tekil etmiyorlardı. İşte bu yüzden tedhiş olaylarıyla amaçlarına ulaşmaya ve seslerini duyurma gayretine düştüler. Ama herhangi bir terakki sağlayamasalar da, İngiltere tarafından bu tarihten sonra da aynı amaçlarla kullanılmayı sürdürdüler. Üçüncüsü bundan en fazla zararı gören taraflardan birisi Osmanlı devleti oldu. Akdeniz’deki önemli bir üssü olan Kıbrıs’ı kaybetti. Pekçok isyanla karşı karşıya kaldı. Devletin askerî ve ekonomik gücü bu isyanlarla önemli ölçüde düşürüldü. Sonradan Cihan harbinde Kars, Ardahan ve Batum’u Rusya’dan geri almasına rağmen, Kıbrıs adası bir daha asla kendi uhdesine dönmedi, döndürülemedi. Yani zararın katmerlisini Osmanlı devleti yaşamış oldu. İngiltere ise, Rus korkusu ve Akdeniz’i koruma arzusuyla yukarıda sayılan bütün bu kazançları katmerli bir şekilde elde ederek, Cihan Harbi’nin sonuna kadar Akdeniz dünyasındaki hâkimiyetini artırarak sürdürdü. Bunun Almanlarla ekonomik bir mücadeleye giren ve yaklaşmakta olan Cihan harbinde İngiltere’ye sağladığı sadece ekonomik avantajın dahi hesabını yapabilmek zordur. Sadece Kıbrıs ve Ermeni meselesinde İngiltere’nin yürüttüğü politikaların gerçekliği ve gerçekleşebilirliği dahi, kendisinin neden Büyük Britanya ve neden “güneş batmayan imparatorluk” olarak nitelendirildiğinin önemli bir ispatı ve göstergesidir. Prof.Dr. Enis ŞAHİN Sakarya Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi |